
Diyarbakır’da Kuran kursuna gitmek üzere evinden ayrılan Narin kutsal aile tarafından örgütlü bir şekilde katledildiğinde siyasiler neden katilleri korudu? Aynı şehirde iki erkek kesici aletle trans kadın Sudenaz U.’yu kalbinden yaralayıp öldürdüğünde ve diğer trans kadın G.E.’yi ise bacağından yaralandığında, Saraçhane’de o gün neler konuşuluyordu? Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir kadın, herkesin gözü önünde iki erkek tarafından sıkıştırılıp yere yıkılırken ve bu cinsel saldırıya müdahale edenler darp edilirken, nasıl oldu da failler serbest kalabildi? İstanbul’da, Semih Çelik isimli erkek, nasıl önce Eyüpsultan’da Ayşenur Halil’i, ardından Fatih’te İkbal Uzuner’i katledip parçalara ayırmaya, bu katliamı bir sahneye dönüştürmeye ve kadınların bedenlerini teşhir etmeye cesaret etti? Tarihi surlardan köylere, şehir merkezlerinden dar sokaklara, meydanlardan evlerimizin içine uzanan bu şiddeti tanıyoruz. Bunlar münferit trajediler değil; kadınlar ve LGBTİ+ların hayatlarında kök salmış patriyarkanın tezahürlerinden sadece duyup görebildiklerimiz.
Cesetler birikiyor. Cezasızlık politikaları ise adaletin sağlanması bir yana, katledilenlerin hayatına dair en ufak bir iz dahi bırakmamayı hedefliyor. Katliamların biçimleri, kaç kişinin öldüğü ve kaç yaşında oldukları biliniyor ama şiddeti önleyecek politikalarda neden ısrarcı olduğumuz bilinmiyor. Yaşananlar, “vahşet” kavramı üzerinden en ince ayrıntısına kadar kulaktan kulağa tasvir edilirken ve meselenin belkemiği olan patriyarka, cinsiyetçilik, cisheteronormativite göz ardı edilirken; şiddeti normalleştiren cezasızlık politikaları yerine vakaların marjinalliği tartışmaya açılıyor.
Medyada ise ekonomik kriz, Discord kanalları, incel akımları ya da ruh sağlığı asıl sebeplermiş gibi sunuluyor; satanizme dair komplo teorileri ve gençlere yönelik kuşakçı yargılar dolaşıma sokuluyor. Hayat tarzlarımız masaya yatırılıyor, dinlediğimiz müzikler, kullandığımız ilaçlar, giydiğimiz kıyafetler, oturduğumuz barlar ve saç stillerimiz dahi bu yapısal şiddete sebep gösterilirken; yargının, kadınları ve LGBTİ+ları korumak yerine erkek şiddetini ödüllendirdiği yok sayılıyor. İktidar ise, tüm bunlar olurken kadınlara “normallik” diye tek bir doğum biçimini ve hatta doğurmanın kendisini dayatıyor. LGBTİ+lara nüfusun düşmesinin, boşanma oranlarının hesabını soruyor. Ana muhalefet ise asıl konuya gözünü kapatmakta ısrarcı. Failler böylece ya beraat ediyor ya da madde kullanım bozuklukları ve psikopatolojiler üzerinden temize çıkarılıyor.
Erkek şiddetini psikolojize eden bu dar ruh sağlığı söylemini kabul etmiyoruz. Yapısal patriyarkal şiddetin bu söylemin arkasına gizlendiğinin ve meşru bir zemin kazanmaya çalıştığının farkındayız. Bu söylemin şiddeti bireyselleştirdiğini ve sistematik tarafını sildiğini savunuyoruz. Sözde psikopatolojiler kadın ve LGBTİ+lara yönelik erkek şiddetini meşrulaştırmıyor. Bu şiddeti, kutsal aile meşrulaştırıyor. Feminist ve LGBTİ+ hareketinin kriminalizasyonu meşrulaştırıyor. Cezasızlık politikaları meşrulaştırıyor. Bu kurumsallaşmış şiddeti bireysel terapi, psikolojik sağaltım ya da çeşitli ıslah yöntemleri çözemez. Şiddeti engelleyebilecek ve önleyebilecek politikaların üretilmesini ve uygulanmasını talep ediyoruz.
Bu olayların dehşetini ve korkusunu bireysel olarak yaşamak zorunda değiliz. Haklı öfkemizle örgütlenerek erkek şiddetine karşı mücadelemize devam edeceğiz. Özel ya da kamusal alanda her kadın ve her lubunya eşit ve özgür olana kadar bu mücadelemizi büyüteceğiz. Çünkü biliyoruz ki asıl psikolojik sağaltım, bu adalet ve özgürleşme ile mümkün olacaktır.