Skip to main content

20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü Açıklamamız.

By 20 Kasım 2024Duyurular
20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü Açıklamamız.

Bugün 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü. Kaybettiğimiz her bir arkadaşımızın ardından hissettiğimiz öfke ve hüzün ilk günkü kadar taze.

Translara yönelik nefret cinayetlerinin yalnızca bir günde ve bir kişi tarafından işlenmediğini biliyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren, önce ailemiz ve akranlarımız tarafından maruz bırakıldığımız şiddet ve zorbalık, yaşamımız boyunca karşılaşacağımız ayrımcılığın ilk adımlarını oluşturuyor. Bu şiddetle mücadele ederken, kendimizi geliştirebilmek ve bir hayat kurabilmek için ihtiyaç duyduğumuz güven ve destek ortamına ulaşamıyoruz. Eğitim hakkımızı kullanmaya çalıştığımızda pek çok engelle karşılaşıyoruz. Kampüslerdeki güvenlik görevlileri, kimliklerinde atanmış olan cinsiyetle uyumlu olmadıkları bahanesiyle transları kampüse almıyor. Üniversite ve yurt yönetimleri, kadın ve erkek olarak ayrılmış yurtlarda kalmak isteyen translar için çözüm sunmakta yetersiz kalıyor ve yurtlar trans öğrenciler için ayrımcılık ve şiddet mekanlarına dönüşüyor. Bu sorun aşılsa dahi yurtlarda kaldığımız süre boyunca kimliğimiz nedeniyle çeşitli biçimlerde zorbalığa ve dışlanmaya maruz bırakılıyoruz. Eğitim hakkı kağıt üzerinde her yurttaşa tanınmış olmasına rağmen, ayrımcılıklarla dolu eğitim sistemi nedeniyle birçok arkadaşımız eğitim hayatını tamamlayamıyor, hayalini kurduğu meslekleri yapamıyor ve yaşamlarının geri kalanında hayatta kalabilmek için kendilerine dayatılan güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor.

Ne devletten ne de ailemizden yeterli ekonomik ve sosyal desteği görüyoruz. Hayatta kalmak ve en temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için emeğimizi satmak, bizim için çoğu zaman tek seçenek haline geliyor. Ancak iş yaşamının her aşamasında ayrımcılıkla karşılaşıyoruz. İş aramaya başladığımız ilk andan itibaren aldığımız retler, transların toplum tarafından “saygın” görülen işlere yakıştırılmadığını gösteriyor. Açık kimlikli transların kamu sektöründe öğretmenlik, doktorluk gibi mesleklerde çalışabilmesi neredeyse imkânsız. Özel sektörde de durum farklı değil; translar sektörel bir segregasyona maruz bırakılıyor. Pek çok trans arkadaşımız, hizmet ve eğlence sektörlerinde çalışarak yaşamını sürdürüyor. Ancak bu sektörlerde bile sürekli yüksek performans baskısı altında çalışıyoruz, ayrımcılık ve zorbalıklara karşı sessiz kalmak zorunda bırakılıyoruz, çünkü bir şeyler ters gittiğinde ilk vazgeçilenler bizler oluyoruz.

İş bulamayan birçok trans, en temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağı bir yoksulluk sarmalına itiliyor veya güvencesiz koşullarda seks işçiliği yapmak zorunda kalıyor. Seks işçisi translar olarak, emeklilik hakkımızı kazanmak ve işimizi güven içinde icra etmek istediğimizde dahi utandırılmaya ve dışlanmaya maruz kalıyoruz. Bizlerin güvenliğini sağlamakla yükümlü bekçiler ise Kabahatler Kanunu’nun ayrımcı hükümlerine dayanarak bizlere para cezaları yağdırıyor.

Enflasyonun ve barınma krizinin artık herkes için dayanılmaz hale geldiği günümüzde translar olarak kendimizi en güvencesiz noktada buluyoruz. Ev sahipleri, translara evlerini kiralamak istemiyor veya fahiş fiyatlar talep ediyor. Bu yüksek kiraları kabul etsek bile komşuların tacizine ve mahalle baskısına maruz kalıyoruz. Transfobik düzen, bizleri güvende hissedebileceğimiz mahallelerden uzaklaştırıyor. Mahallelerimiz soylulaştırma politikalarıyla rant alanına dönüştürülüyor ve bu süreçte ilk sürülenler bizler oluyoruz. Ülker Sokak’ta, Esat-Eryaman’da yaşananlar bugün Bayram Sokak ve Bornova Sokak’ta devam ediyor.

Sağlık hizmetlerine erişimimiz de aynı şekilde ayrımcılıkla dolu. herhangi bir sağlık sorunu sebebiyle hastaneye gittiğimizde sağlık çalışanları tarafından ayrımcılık ve kötü muameleye maruz kalabiliyoruz. Trans bedenleri “hastalıklı” gören bazı transfobik sağlık çalışanları bize dokunmak istemediği için tedavi vermeyi reddedebiliyor. Bunun yaşanmadığı durumlarda ise aldığımız önyargı dolu sorular ve yadırgayan bakışlarla kötü hissetiriliyoruz. Cinsiyet uyum sürecinde ise daha büyük engellerle karşılaşıyoruz. Ait olduğumuz bedende yaşayabilmek, kimliğimize ait olduğumuz cinsiyeti yazabilmek istediğimizde psikiyatristinden hakimine kadar bir sürü insanı ve kurumu ikna etmek zorunda kalıyoruz. Bizleri korumak adı altında bizlere dayatılan, fazlasıyla tıbbileştirilmiş ve hukukileştirilmiş uyum süreçleri bizleri korumak şöyle dursun bizi her geçen gün içinden çıkılmaz bir çaresizlik hissine sürüklüyor.

Tüm bu kurumsallaşmış ayrımcılık düzenine rağmen, biz her zaman olduğu gibi bugün de nefrete ve hak ihlallerine karşı mücadele etmeye devam ediyoruz. Esat-Eryaman Davası, adalet arayışımızın ve kararlılığımızın en önemli örneklerinden biri. Ancak bu dava, aynı zamanda adalete erişimde de eşit olmadığımızı gösteriyor. Yıllar süren davalar, bizleri haklı mücadelemizden vazgeçirmeye yönelik birer araç olarak kullanılıyor. Transların yalnızca kimlikleri nedeniyle maruz kaldığı yağmalama, gasp, yaralama ve cinayet gibi suçlar, yasalarda nefret suçu olarak tanımlanmıyor.

Hükümetin LGBTİ+ varoluşlarımızı kriminalize eden söylemleri ve politikaları, nefret örgütlenmelerini cesaretlendiriyor. Büyük Aile Platformu gibi nefret oluşumlarının etkisiyle LGBTİ+’lar toplumun sömürü düzeni içinde günah keçisi haline getiriliyor. LGBTİ+ hak mücadelesi propaganda olarak çerçeveleniyor ve bu propagandanın “aileyi yok edeceği” iddiasıyla toplum içinde nefret körükleniyor.

2024 yılı boyunca bu nefret düzeninin örneklerini yeniden ve defalarca gördük. Adana’da mülteci bir trans kadının HIV statüsünün sosyal medyada ifşa edilmesiyle başlayan nefret söylemleri, hukuksuz sınır dışı kararına yol açtı ve zorla geri gönderildiği ülkesinde nefret cinayeti sonucu öldürüldü. Trans bir arkadaşımızın, bıçaklı bir saldırıya maruz kalmasına rağmen failin serbest bırakılması ve arkadaşımızın gözaltına alınması, devletin nefret politikasını bir kez daha gözler önüne serdi.

Tüm bu baskılara rağmen biz translar örgütlenmeye ve haklarımızı talep etmeye devam ediyoruz. 30 Haziran 2006 tarihinde, Ankara’nın ilk travesti ve transeksüel derneği olan “Pembe Hayat” kurularak, İstanbul, Bursa ve Ankara’nın Eryaman, Hoşdere ve Bağlar Caddesi gibi bölgelerinde travesti ve transeksüellere yönelik şiddete artık seyirci kalmak istemediklerini duyurduğu gibi bu sene de  hukuksuz mühürleme uygulamalarının son bulması, trans kadınların barınma hakkının güvence altına alınması, transfobik ve ayrımcı politikalara karşı birlikte mücadele edilmesi ve yaşanan hak ihlallerinin sorumlularının hesap vermesi amacıyla 9 Mart’ta Bayram Sokak 12 Platformu, 5 Kasım’da ise  başta trans+ların olmak üzere tüm LGBTİ+’ların haklarını savunmak ve nefret suçlarına karşı mücadele etmek için 20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği kuruldu. 

Sizlerin Trans var oluşlarımızı nefretle, baskıyla ve şiddetle yok edebileceğinize inandığınız her anda bizler yaralarımızı saracağımız ve mücadelemizi büyüteceğimiz yeni dayanışmalar örgütlüyoruz. Transların güvenli, eşit ve onurlu bir yaşam sürdürebilmesi için mücadelemiz sürecek. Kendimiz olabilmek ve hayalini kurduğumuz yaşamları sürebilmek için direnmeye devam edeceğiz. 

Yaşasın Trans Var Oluşlarımız!