Skip to main content

BİZ OLMADAN BİZİM İÇİN BİR ŞEY YAPAMAZSINIZ

By 30 Kasım 2021Aralık 3rd, 2021Haberler

Nothing for us, without us*

Bizler, bir süredir özel hayatlarımızda bağımsız olarak HIV üzerine söz üreten, araştırma çalışmaları yapan, HIV politikası tartışan, HIV ile yaşayan ama yine de alanda kendine yer edinemeyen lubunyalarız. Görünen ve görünmeyen tüm HIV ile yaşayan ve hayatında HIV meselesinin yeri olan lubunyaların ortak deneyimleri ve dertleri bizi bir araya getirdi. SPoD LGBTİ+ Danışma Hattı’na gelen cinsel sağlık ve HIV konulu danışmanlıkların artışı, SPoD içinde HIV üzerine söyleyecek sözü, paylaşacak deneyimleri olan gönüllü ve ekip çalışanı LGBTİ+’ları buluşturdu. Bizimle benzer dertlerden madilenen, LGBTİ+ hareketi içindeki temaslarımızdan tanıdığımız ve sosyal hayatta denk geldiğimiz diğer HIV ile yaşayan LGBTİ+’larla birlikte düşünmeye başladık.

Kişisel ve profesyonel hayatlarımızda yaşadığımız deneyimlerimiz, alanda verdiğimiz danışmanlıklar, SPoD, 2019 İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, Kaos GL, Şişli Kent Konseyi LGBTİ+ Meclisi  ve HIV Farkındalık Komisyonu, Boysan’ın Evi, Pozitif Dayanışma, Pozitif-iz,  Pozitif Yaşam, Kırmızı Kurdele, Sağlıkta Genç Yaklaşımlar, Lambdaistanbul ve 17 Mayıs dernekleri ile olan deneyimlerimiz, HIV ve Türkiye’de HIV ile yaşamak üzerine tartışırken ve söz üretirken ortaklaştığımız noktaların temelini oluşturdu.

Mayıs 2020’den itibaren SPoD HIV Çalışmaları Birimi olarak LGBTİ+ Danışma Hattı ve Pazar Sohbetleri gönüllülerine, sosyal hizmet uzmanlarına, avukatlara, psikologlara, üniversite öğrenci kulüplerine, kent konseylerine, özel şirketler ve uluslararası kurumlara eğitimler verdik. Kaos GL HIV çalıştayları, Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Hakları Platformu (CİSÜ) gibi yerel toplantı ve ağlarda ülke içindeki HIV politikalarını tartıştık. AIDS 2020 Konferansı ve Gençlik Konferansı gibi uluslararası konferanslara konuşmacı olarak katıldık. Geçtiğimiz yıl Dünya AIDS Günü’nde “HIV ile yaşayanları güçlendirecek ne yaptın?” sorusundan yola çıkarak diğer LGBTİ+ örgütlerine ne yaptıklarını sorduk. Bir süre birbirimize uzak kaldıktan sonra, aldığımız son toplantılarda kendi kendimizi sorguladık ve yeniden biz kimiz diye sorduk. Ne yapmak istediğimizi tartışırken neden yapmak istediğimizi de tartıştık ve şu an geldiğimiz noktada bu yazdıklarımız, bu yeniden sorgulamanın ürünü olarak ortaya çıktı. Başlıyoruz:

Bildiğiniz üzere, 1 Aralık günü Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1988 yılında Dünya AIDS Günü olarak belirlenmiştir. Her ne kadar günümüzde Dünya Sağlık Örgütü HIV’i global epidemi olarak tanımlıyor olsa da, HIV’in adeta bir pandemi gibi hissedildiği ve yaşandığı dönemlerden bu yana her yıl Dünya AIDS Günü kapsamında farklı etkinlikler, toplantılar, kampanyalar ve tartışmalar yürütülmektedir.

Dünya AIDS Günü’nün temel amacı HIV farkındalığını arttırmak ve AIDS ile ilişkili sağlık durumlarından hayatını kaybedenleri anmaktır. Oysa ki son yıllarda, HIV’i sadece medikal bir olgu olarak ele alan ayrımcı ve ahlakçı sağlık politikalarının ve özneleri yalnızlaştıran biyomedikal tutumlar ve söylemlerin etkisiyle amacından uzaklaşan bir gün haline gelmiştir.

Her 1 Aralık’ta görüyoruz ki HIV ile yaşayanların deneyimlerinin konuşulması ve farkındalığın arttırılması gereken bu gün, ülke içinde süregelmiş ahlakçı ve korku temelli cinsel sağlık ve HIV politikalarının sesinin en çok yükseldiği gün olarak yaşanmaktadır. Tam da bu noktada, bu günün amacından uzaklaşmasını önlemek için Dünya Sağlık Örgütü her yıl 1 Aralık Dünya AIDS Günü için bir tema belirlemektedir. Bu manifestoyu, bu yılın teması olan “Küresel Dayanışma ve Paylaşılan Sorumluluk” kapsamında SPoD HIV Çalışmaları Birimi olarak 2020 yılında ucundan tutmaya karar verdiğimiz bu paylaşılan sorumluluktan yola çıkarak yazdık. Kaleme aldığımız bu manifesto, son beş yılın temaları üzerinden SPoD HIV Çalışmaları Birimi’nin kuruluş sürecini, kurulma sebeplerini, hedeflerini ve benimsediği yaklaşımları ele alacaktır. Ayrıca bu manifesto SPoD HIV Çalışmaları Birimi gönüllülerinin HIV alanındaki kişisel deneyimlerini temel alarak ülke içindeki güncel durumu değerlendirmektedir.

2017 yılından başlayarak konu alacağımız, yakın dönem uluslararası HIV aktivizm tarihini de yansıtan, Dünya AIDS Günü temaları, yerelde yansımalarını görmeye başladığımız yaklaşım ve pratik farklılıklarında ve de güncel tartışmalarda kendimizi konumlandırmamıza yardımcı olacaktır.

2017 – Benim Sağlığım, Benim Hakkım
My health, my right*

Biz, HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar, haklarımızın nasıl ve kimler tarafından gasp edildiğini ve uğradığımız ayrımcılıkların faillerini biliyoruz. Maruz bırakıldığımız hak ihlallerinin sebebi bizlerin statüsü veya statülerimizin kesiştiği lubunyalığımız değil. Aksine sistemin kendisi HIVfobisini, homofobisini, transfobisini, zenofobisini görmezden geldi ve deyim yerindeyse çaldığı minareye kılıf olarak varoluşlarımızı kullandı.

Herkesin sahip olması gereken haklara erişimde yaşadığımız sıkıntılar ve doğrudan doğruya yaşadığımız taciz, hedef gösterme, şiddet ve hak ihlalleri, farklı sivil toplum kuruluşları tarafından yayınlanan hak ihlalleri raporlarında tekrar tekrar dile getirildi. ​​HIV ile yaşayan LGBTİ+’lara hukukun yaklaşımı üzerine her yıl çalışmalar yapılmaya devam ediliyor. Değişmeyen tek şey var: HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar her yıl bir önceki yıldan daha fazla damgalanmaya ve daha fazla ayrımcılığa maruz kalıyor.

Anayasa’nın 56. maddesiyle sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması için kurulacağı söylenen Genel Sağlık Sigortası (GSS) hayata geçirildi fakat bu yaygınlaştırma çeperi bizleri kapsamadı. Gerek Türkiyeli gerekse göçmen ve mülteci HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar türlü gerekçelerle sigortanın kapsamından çıkarıldılar ya da tedaviye erişim uğruna damgalanmayı göze almak durumunda bırakıldılar. Bunu bazen birinci elden yasa koyucunun kendisi, bazen ise hukuka uygun olmayan eylemler ile uygulayıcılar gerçekleştirdi. Neticede bizler hesaba katılmaksızın oluşturulan bu kapsayıcılık çemberinin içine varoluşlarımızla giremez olduk.

Tedaviye erişim hakkımız sağlık kuruluşlarında sağlık çalışanları tarafından da envai çeşit senaryolarla ihlal edildi. Sağlık hakkını oluşturan üç çekirdek haktan biri olan “hasta hakları”, hak sahibi bizler olunca kenara bırakıldı. Mahremiyet hakkımız dahil pek çok hakkımız sağlık çalışanları tarafından ihlal edildi.

İrili ufaklı her kanuni metinde ayrımcı davranışta bulunmaması hatırlatılan, meslekleri gereği ayrımcılık yasağına uyması gereken sağlık çalışanlarının süregelen keyfi tavırları bu yükümlülüklerin adeta suya yazıldığını göstermektedir. Meslek odalarının meslek etiğini değil, meslektaşını korumaya dönük tavrı da pek tabii bu yükümlülükleri, uygulamada karşılığı olmayan bir kağıt yığınına dönüştürmüştür.

Çalışma hakkımız; işe giriş, iş ilişkisinin devamı ve de iş ilişkisinin sonlanması aşamasında her zamanki gibi önyargılar gerçekliğe tercih edilerek ihlal edildi. İşverenler; kurduğumuz, kuracağımız iş ilişkileri sürecinde ısrarla HIV statümüzü öğrenmeyi kendilerine görev edindiler. Yine işe girişte istenecek sağlık testleri kanuni bir düzenlemeye sahipken ve bu testler arasında HIV’e dair hiçbir hüküm bulunmazken işverenlerin şahsi merakları bizim ekmeğimize tercih edildi. Yaşanan bu hak ihlallerine ilişkin ispat sorunları bir yana, mesleklerimiz gereği hapsolduğumuz piyasalarda çalışma uğruna çoğu zaman sessiz kaldık. Diyelim bir şekilde işe başladık; bu sefer de kullandığımız ilaçlar, hastane ziyaretlerimiz işverenlerimize dert oldu. İş arkadaşlarımızın kahve molası fısıltılarında HIV statümüz, lubunluğumuz gezindi. Ses çıkaranlarımız işlerinden oldular ve belki kendilerini bir hukuk mücadelesinin içerisinde buldular.

Sadece patronlarımız veya düzenli aralıklarla gördüğümüz sağlık çalışanları değil partnerlerimiz, içine doğduğumuz veya seçtiğimiz ailelerimiz, arkadaşlarımız ve hatta LGBTİ+ hareketi tarafından da haklarımız görmezden gelindi. HIV ile yaşayan LGBTİ+’ların statüleri söz konusu olduğunda gizlilik şöyle dursun, afişe edilmiş bir “özel” hayat bizlere dikte edildi.  Şantajlara, tehditlere, şiddetin her türlüsüne maruz bırakılmamamız için statümüzü zamanında öğrenmeleri gerektiğini söyledi faillerimiz. Belki yaşanan bu şiddet yargıya taşındı ama yine ispat sorunları ile baş etmesi gereken, statüsü ve varoluşu hafifletici sebep olan bizler olduk.

Şu kadarı dahi göstermektedir ki bize dair söyleyecek çok sözü olan kişiler ve kurumlar gördük. Bu kişiler bazen sağlık çalışanları ve hukukçular gibi uzmanlık zırhıyla fildişi kulelerinden bizlere buyur etti, bazen örgütlenmeye çalıştığımız pozitif dernekler lubunluğumuza yer açmayı reddetti, bazen lubun dernekleri statümüzle var olamayacağımızı bizlere gösterdi. Bizler ne sadece vakayız ne sadece örneklem grup. Bizler hedef kitle kabul edilip fon aranacak kişiler olmakla da bitmiyoruz.

Devletin sağlamcı, hetero, natrans, beyaz kimliği ile kendini bizlerden uzakta konumladığını biliyoruz. Bu uzaklık bizleri görünmez kılıyor, geliştirilen sözde politikaların kapsayıcılığını ve neticede uygulanabilirliğini zayıflatıyor. Bu görünmezlik, aramızdaki uçurumu açmakla birlikte uğradığımız ihlallerin fail sayısını artırıyor ve üretilen politikalar haklarımızı gündem yapamıyor. Tüm insan hakları belgelerinde yazan hakların amacı, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirebileceği bir düzende yaşamasıdır. Bizler kendi varlığını geliştirme hakkını elimizden alanlara sözü olanlarız.

2018 – Statünü Bil
Know your status*

Günümüzde anonim ve ücretsiz bir şekilde HIV testi olmak, ne yazık ki yalnızca birkaç büyük şehirde mümkün. Mevcut merkezler, toplum ahlakı gerekçe gösterilerek kapatılırken birçok şehirde test olamayan ve HIV statüsünü öğrenemeyenler var.

Son yıllarda, korku temelli farkındalık yaratma çalışmaları var olan hızıyla devam ederken birçok kişi Türkiye’de HIV ile yaşamak ne demek biliyormuşçasına HIV hakkında konuşulanlar, “HIV farkındalığı” adı altında, HIV ile yaşayanlara neyi nasıl yapmaları gerektiğini söyleyen bir hal aldı. Ne yememiz, ne kadar uyumamız, nasıl seks yapmamız ve statümüzü kimler ile paylaşmamız gerektiği daha çok konuşulur oldu.

2019 yılında  Sağlıkta Genç Yaklaşımlar Derneği ve Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin 1 Aralık’ta yaptığı “HIV Statümü Paylaşmak Zorunda Değilim” paylaşımı HIV statüsü tartışmalarını açtı. Konu ile ilgisi olmayan birçok insan, HIV üzerine ve HIV ile yaşayanlar adına bilimsel olmayan anektodlarını, çağdışı düşüncelerini ve nefretlerini kustu ve Türkiye’de HIV tarihinde bir kırılma noktasına sebep oldu.

HIV ile yaşayanların mahremiyet hakkını vurgulayan bu paylaşım, HIV negatifleri merkeze alan ve HIV’den “korunmaya” odaklanan politikaların yarattığı HIV farkındalığı iddiasını sarstı ve HIV’den “korunmak” isteyenleri tedirgin etti.  Bu tartışmaların ana zemininde yer alan korku kültürünün etkisiyle “HIV’den korunmak” HIV ile yaşayanlardan korunmak haline geldi.

Paylaşım sonrası yapılan tartışmalar HIV ile yaşayanları damgalamakla  ve hedef haline getirmekle birlikte, bu politik iklim yaşanmakta olan ayrımcılıkları arttırmakta, bize yöneltilen şiddeti normalleştirmekte ve görünmez kılmaktadır. Bu ve benzeri tartışmalar ile HIV ve HIV ile yaşayanların varoluşları kriminalize edilmekte, statümüzü paylaşmamamızın suç unsuru olduğu savunulmakta ve HIV ile yaşayanların insan hakları ihlal edilmektedir.

Bu tartışmaların en önemli yanı ise konunun ahlaki bir yerden konuşulması olmuştur. HIV ile yaşayanların HIV statülerini partnerlerine söyleme gibi bir zorunlulukları hiçbir hukuki metinde yazmıyorken, Belirlenemeyen = Bulaşmayan gibi bilimsel bir olgu inkar edilirken, her yıl sonu bir yere varmayan tartışmalar yapılmaya devam edilmektedir. Mitlerin yeniden üretilmesiyle yanlış bilgi anında yayılmakta ve kısa sürede geniş kesimlerde karşılık bulmaktadır.

Bizler, halihazırda hayatın içinde çok çeşitli damgalama ve ayrımcılık olaylarıyla mücadele ederken, birilerinin bize açılmak zorunda olduğumuzu söylemesi büyük bir ikilemdir. HIV statüsünü açık yaşayanların ve yaşamayanların mahremiyet hakları, yapılan tartışmalar ve alınan kararlar ile günden güne daha fazla ihlal edilmektedir.  HIV ile yaşayanları statülerini paylaşmaya zorlamak, HIV yayılımını önlemek bir yana dursun kişilerin statülerini öğrenmekten korkmasına sebep olmakta ve test olmayı daha da zorlaştırmaktadır. Halbuki, HIV statümüzü bilmek bizim hakkımız, paylaşmaksa bizim kararımız.

Bazılarımız için açılmak görünürlüğümüzü arttıran bir savunuculuk ve güçlenme pratiği olsa da, bunun bir zorunluluk haline getirilmek istenmesi HIV’i ve HIV ile yaşayanları kriminalize etme çabasının bir göstergesidir. Bu yaklaşım aynı zamanda açılmak hakkında düşünürken ya da açılmayı planlarken deneyimlemekten çekindiğimiz ve belki de açılmamızı engelleyen endişelerin de temelini oluşturmaktadır. Bizi damgalayan ve öteki olarak ifşa etmek isteyen bu tutum biz daha açılmadan HIVfobisini kusmakta ve bizi gizliliğe itmektedir.

Bir araya gelip tartışmak, ortak söz üretmek ve dayanışmak için birbirimize açılmamız gerekiyorsa da bunu bulduğumuz güvenli alanlarda mı yoksa kamuya açık alanlarda mı yapacağımız bizim kararımız. Sosyal medyada gizli hesaplar ve kapalı gruplarda dayanışmak her ne kadar güçlendirici bir pratik olsa da bu kimilerimiz için yeterli olmuyor. Var olan güvenli alanlar yeterli gelmediğinde ise yeni alanları açmak yine bizim elimizde. Bu alanlarda dayanışırken HIV statümüzün farklı kimliklerimiz üzerinde yarattığı ortaklaşmadan güç buluyor ve örgütleniyoruz.

2019 –  Topluluklar Fark Yaratır
Communities make the difference*

Kesişimsellik bizim için kimliklerin birbiriyle konuşması, iç içe geçmesi ve hatta bazen çatışmasıdır. Uğradığımız ayrımcılıkların sebeplerinin hangi kimliklerimizden kaynaklandığını tespit etmek her zaman çok da kolay olmuyor. HIV’le yaşayan bir transın, mülteci bir seks işçisinin, Kürt sakat bir kadının maruz bırakıldıkları ayrımcılıkların sebepleri farklı kimliklerine dayanabileceği gibi bu kimliklerin iç içe geçtiği yerlerden de besleniyor olabilir. Dertlerimizi ve haklarımızı ayırmak yerine ortaklaştırmak, sorunların ortaya çıktığı egemen sistemin bizlere uyguladığı şiddeti anlamak için de önemli.

Şiddetin beslendiği yerler bu denli iç içe ve kesişir durumdayken, bizlerin ayrılması veya kesişmemesi mümkün değil. Tüm bunlarla beraber gündemimize yeni yeni girmeye başlasa da kesişimsellik, yeni bir durumun tespiti değil zaten ortada olanın görünür kılınmasıdır. Kimlikleri birbirlerinden ayırmak, zaman zaman yapay düzlemler yaratabilir. Kesişimsellik “doğal”, “olağan”, “gündelik” olandır. Kesişimsellik aynı zamanda tanışmaları da kolaylaştırır. Tanışma ve beraberinde doğan dayanışma ortamı, toplumsal hareketlerin gelişmesine katkı sunar. Kesişen kimlikler, ortaklaşan mücadele alanları yaratır. Ortak mücadele alanları bize dayanışma, örgütlülük gibi imkanlar sunar.

Biz bir LGBTİ+ derneği içinde HIV mücadelesi veren bir ekip olarak, kurumsal yapımızı elimizden geldiğince kesişimsel ilkeler üzerinden kurmaya gayret ediyoruz. Şimdiye kadar HIV derneklerinin yaptığı ve zaman zaman LGBTİ+fobiye varan utangaç LGBTİ+ “destekçiliğinin” de, LGBTİ+ derneklerinin yaptığı ve temelinde içselleştirilmiş HIVfobinin olduğu önleme politikalarının da ötesine, çok ötesine geçmemiz gerektiğini biliyoruz. Hastanede, okulda, işte, yurtta, spor salonunda, mahkemede ve hayatın birçok alanında HIV ile yaşadığımız veya LGBTİ+ olduğumuz için uğradığımız ayrımcılıklar bu kimlikler bir araya geldiğinde daha da katlanıyor. Bu ayrımcılıkları tanımak, görünür kılmak ve bunlarla mücadele etmek için kesişimsellik bize yol gösteriyor. HIV pozitif olmaktan da LGBTİ+ olmaktan da diğer kimliklerimizle yaşamaktan da onur duyuyoruz. Bunların biraradalığından güç alıyor, besleniyoruz. Kesiştiğimiz, çeşitlendiğimiz kimliklerin bizlerin ve örgütlenmemizin potansiyellerini geliştirdiğine inanıyoruz.

2020 – Küresel Dayanışma ve Dirençli HIV Hizmetleri
Global solidarity, resilient HIV services*

HIV ile yaşayanların sağlıklı bir hayat sürebilmeleri için kişisel yaşamlarında, ikili ilişkilerinde ve sosyal hayatlarında iyilik hallerinin sağlanması esastır. Küresel alanda dirençli HIV hizmetleri olarak bahsedilen sağlık hizmetleri ise, bunun yapılabilmesi için sağlık çalışanlarının sorumluluk alması gerektiğini vurgulamaktadır. Buna rağmen, bizler bırakın bütüncül bir iyilik haline ulaşmak için destek almayı, yeterli ve kaliteli sağlık hizmeti bile alamıyor, hatta çoğu zaman aldığımız hizmet kapsamında zarar görüyoruz. Karşılaştığımız yapısal sorunların en başında tedavimizin, ameliyatımızın veya muayenemizin reddi, daha yüksek tedavi fiyatları ödememizin talep edilmesi, uzun süre muayenehanelerde bekletilmemiz, tek başımıza odalarda diğer danışanlardan izole edilmemiz, gereksiz yere başka hastanelere yönlendirilmemiz ve Medula gibi elektronik sistemler aracılığıyla mahremiyetimizin delinmesi sayılabilir. Ayrıca sözlü taciz, ayrımcı tutumlar ve zorunlu teste maruz bırakılmamız, dosyalarımızın ve kıyafetlerimizin görünür bir biçimde işaretlenmesi, statümüzün aileye, arkadaşlara veya öteki sağlık çalışanlarına ifşa edilmesi, bizimle ilgilenirken çift eldiven veya koruyucu siper takmak gibi lüzumsuz ve ayrımcı önlemlerin alınması karşılaştığımız diğer ağır ihlallerin arasında gösterilebilir.

Sağlık hizmeti adı ve kapsamı altında zarar görmemiz açıkça işaret etmektedir ki bizim sağlığımıza ve iyilik halimize zarar veren HIV değil, HIVfobidir. Biz bulaşıcı, hasta, riskli, korunulması gereken ya da kırılgan özneler değiliz. Sağlık çalışanları ve hastaneler bizleri ısrarla hasta gibi görüp bulaşıcı olduğumuzu iddia ederek bizi bir enfeksiyon ile bir tutuyor ve HIVfobiyi, ötekileştirmeyi ve ayrımcılığı besliyorlar. “İyileştirmekle” yükümlü kuruluşların ve çalışanların HIV ile yaşayanlar için ayrımcılığın, damgalamanın ve şiddetin ana kaynağı haline dönüşmüş olması sadece bir ironi değil, aynı zamanda akut bir sağlık krizidir. Bu krizin yansımalarını başka şekillerde de görebiliriz. Örneğin, tıp temelli bilginin varsayımsal sarsılmazlığı üzerinden otorite kurmaya çalışan bazı doktorların bilimsel bilgileri göz ardı ederek Belirlenemeyen = Bulaşmayan gerçekliğini inkar etmesi meslek etiğine sığmamakta ve tıpta derinlemesine yer eden HIVfobiye işaret etmektedir. Benzer şekilde güncel bilimsel veriler PrEP’in kondomdan daha etkili bir HIV önlem aracı olduğuna işaret ederken sivil toplumun, ilaç firmalarının ve bakanlığın topu durmadan birbirine atması ve asla aksiyon almaması kabul edilemez. Tüm bunlardan hareketle, kondom üzerine yapılan baskıya devam edilmesi, halk sağlığı bahanesiyle sosyal davranışlarımızın, cinselliğimizin ve bedenlerimizin kontrol edilmek istenmesi ise HIVfobinin başka bir tezahürüdür. HIV ve HIV ile yaşayanlar etrafında inşa edilen bu korku kültürünün özneleri ve dolayısıyla toplum sağlığını tehlikeye sokacağı unutulmamalıdır.

Biz HIV’in bir LGBTİ+ sorunu değil, LGBTİ+ meselesi olduğuna inanıyoruz. “Herkes HIV riski altındadır” söyleminin bir noktaya kadar doğruluğuna inansak da,  LGBTİ+’ların maruz bırakıldıkları riskin kesişimsellikten ötürü hem daha fazla hem de daha tehlikeli olduğunu düşünüyoruz. Bizi risk altında yaşamaya iten, iddia edilenin aksine kimliklerimiz, “yaşam şekillerimiz” veya davranışlarımız değil; sağlık, eğitim ve çalışma gibi alanlara erişimimizi engelleyen homofobi, transfobi ve HIVfobidir. Bizleri risk altında bırakan şey HIV değil, küresel sağlık alanında “sosyal patolojiler” olarak konuşulmaya başlanan sistematik ve toplumsal ayrımcılıklardır. Eğer bizler “risk altında” sayılan gruplarsak bu bizim kim olduğumuz veya ne yaptığımızla değil; muhafazakâr, neoliberal sağlık politikalarının ve hizmetlerinin bizi umursamaması ve görmezden gelmesiyle çok yakından ilgilidir. Bu bağlamda açıkça dile getirebiliriz ki doktorların, kamunun ve  sivil toplumun sağlıktan anladıklarının sadece tedaviye erişim olması, bizim faydamıza değildir. Bu, halk sağlığının “halk” unsurunda bir kez daha bizlere yer verilmediğini ispatlar. Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı kontrol programları da aynı şekilde gözler önüne sermektedir ki halk sağlığı HIV negatifleri ve natrans heteroseksüelleri HIV’den ve HIV ile yaşayanlardan korumak için vardır. Artık devlet kurumlarından, sağlık çalışanlarından ve sivil toplumdan talebimiz, bizi görmezden gelmeyi ve umursamamayı bırakmaları ve bizim “sağlıklı” olmamız için neye gereksinim duyduğumuzu biz olmadan belirlemekten vazgeçmeleridir. Tüm dünyada başarılı halk sağlığı uygulamalarının komünitelere aktif rol verilerek gerçekleştiği kanıtlanmışken, HIV ile yaşayan öznelerin seslerinin baskılanması ve deneyimlerinin görünmez kılınması kabul edilemez.

2021 – Küresel Dayanışma ve Paylaşılan Sorumluluk
Global solidarity, shared responsibility*

Şimdiye kadar sıkça söylediğimiz ve bundan sonra da söylemeye devam edeceğimiz gibi, HIV yalnızca medikal bir olgu değildir. Hatta HIV, tıbbi aciliyetini büyük ölçüde kaybetmiştir. Ancak ilk HIV tanısından bu yana devam eden ayrımcılık artık daha da büyük bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Ayrımcılıkla mücadelede kişisel inisiyatiflerin yeterli olmayacağına inanıyoruz. HIV ile yaşayanların merkezde olduğu yerel, ulusal ve hatta küresel dayanışma ağları, ayrımcılıkla mücadelede en güçlü araçlarımız haline gelmelidir. Bunu başarabilecek örgütler ise kapsayıcı ve kesişimsel öz örgütlerdir. Kapsayıcılık ve kesişimsellik popüler sözcükler olsa da emek isteyen, yüzleşme ve özeleştiri gerektiren süreçleri ifade etmektedir. Biz SPoD HIV Çalışmaları Birimi olarak, bu yüzleşme ve özeleştiriye öncelikle kendimizden başlıyoruz. Ardından da şimdiye kadar kapılarından geri döndüğümüz veya bir girip bir çıktığımız diğer HIV ve LGBTİ+ örgütleriyle bugüne kadar paylaşamadığımız sorumlulukları konuşalım istiyoruz.

Sorumluluk paylaşmak elbette sadece HIV ve LGBTİ+ örgütlerinin meselesi de değil. Kendi mahallemizden beklediğimiz kapsayıcılığı, diğer alanlardan da bekliyoruz. Kadın, sakat, mülteci, genç, yaşlı vb. alanlarda çalışan hak temelli tüm örgütlerin HIV’den kaynaklı ayrımcılıkla mücadelede atması gereken adımlar var. Kırk yıldır alamadığımız sorumluluğu şimdi hep beraber alabiliriz.

Sorumluluk alınmadığı için binlerce kişi hayatını kaybetti. LGBTİ+’lar yıllar boyunca süren ayrımcılığa maruz bırakıldı ve hâlâ bırakılıyorlar. Milyonlarca HIV ile yaşayan, dünyanın dört bir yanında tıpkı Murtaza Elgin’de olduğu gibi tecrit ve sosyal dışlanmayla boğuştu. Binlercemiz bu sebeple işinden, evinden, ilişkisinden oldu. Cenazelerimiz bile hak ettiği gibi gömülmedi, bazen yasımızı paylaşan bizden başka kimse olmadı. Ancak şimdi, eskisinden çok daha güçlüyüz. Kırk yıl öncesinden de, yirmi yıl öncesinden de, beş yıl öncesinden de, hatta dünden bile daha güçlüyüz. Devletlere almadıkları sorumlulukları aldırmak, sağlık çalışanlarını bilinçlendirmek, sivil toplumu harekete geçirmek ve özneleri güçlendirmek için daha çok örgütlenmeye, örgütlendiğimiz her yeri değiştirmeye çabalamak için inisiyatif ve sorumluluk almaya hazırız.

HIV ile yaşayan; LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, gençler, mülteciler, göçmenler, madde kullananlar ve diğer birçok grup bugüne kadar ya geride bırakıldık ya da gettolaşmaya itilip yalnızlaştırıldık. Şimdiye kadar yapılmayan, yapamadığımız şeyler için, geride bırakıldığımız için, kamuyla oturulan masalarda akıllara bile gelmediğimiz için öfkeliyiz. Ancak zaman geçiyor, ayrımcılık artıyor. Ayrımcılık bu kadar yoğunlaşırken birbirimizden ayrılmadan, özeleştirilerimizi yaparak, eksiklerimizle yüzleşerek, dönüşerek ve sorumluluğu paylaşarak daha güçlü şekilde yollarımıza devam etmeli, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada dayanışma ağlarımızı geliştirmeliyiz.

Kimseyi geride bırakmadan, merkeze HIV ile yaşayanları alarak örgütlenmeye devam ediyoruz.

#BizOlmadanOlmaz